YARGI BAĞIMSIZLIĞI

Kuvvetler Ayrılığı; Devletin her biri birbirinden ayrı ve bağımsız güçlerdeki kol ve sorumluluk alanlarına ayrıldığı ve böylece her bir güç ve kolun bir diğeri ile güç ve sorumluluk alanları bakımından bir çatışma yaşamadıkları bir yönetim modeli olup ilk olarak antik Yunan ve Roma’da geliştirildi. Ana hatlarıyla yasama, yürütme ve yargı olarak kollara ayrılan bu sistem, fren ve denge sistemini oluşturmakta.

Devlet, yasama ve yargı dışındaki faaliyetleri yürütme işleviyle yerine getirirken,

Yasama kural koymak; genel, sürekli, objektif, kişisel olmayan işlemler yapabilmektir.

Yargı ise, yasama ve yürütme organından ‘bağımsız mahkemelerce görevlerin yerine getirilmesini ifade etmektedir.

Yargıçların bağımsızlığıysa, yasama ve yürütme organlarına bağlı olmadan Anayasaya ve hukuka uygun olarak vicdani kanılarına göre hüküm vermelerini amaçlar.

Günümüze gelindiğinde; demokratik ülkelerde bu üçlünün oldukça farklı işleyişleri var. ‘Yumuşak ve Sert’ ayrımlara göre sistemler parlamenter veya başkanlık/yarı başkanlık olarak tanımlanmakta.

Ancak, siyasi iktidar yapılanmalarıyla oluşan mekanizmalar bazı sistemleri hiçbir sınıflandırmaya sokulamayacak noktaya getirmiş durumda.

Türkiye demokrasisi tek parti yönetimi ve dönem içindeki siyasal tasfiyeler nedeniyle uzun süre yasaların gerekli gördüğü kuvvetler ayrılığını oluşturamadı.

Çok partili sistemin kurumsallaşmasıyla iktidara gelen DP. döneminde sistem üzerinde yürütülen tartışmaların ardından iktidara askerlerce el konulması ve yargılamalarda yaşananlar ise aslında her şeyin kâğıt üzerinde kaldığını ortaya koydu.

1960 Anayasıyla kuvvetler ayrılığını oturtma adına önemli adımlar atıldı. Bu dönemde yargı güçlendi, kuvvetler dengesinde öne çıkar hale geldi. Yasama ve Yürütme, Yargının sıkı denetimine girdi. Bu durum yargının siyasallaşması olarak yorumlanmış olsa da bu dönemde yargı, kararlarını olabildiğince demokratik normlara oturtmaya çalıştı. Bu durum yasama ve yürütmenin yasalara uyumunu son derece önemsemesini sağladığı gibi, yargının da objektif olma yaklaşımını güçlendirdi. Bu ise halkın adalete olan güveninin artırmasının önünü açtı.

Ne yazık ki, bu ortam uzun sürmedi ve ideolojik çatışmaların artmasıyla yargının siyasallaşması başladı. Siyaseti doğrudan ilgilendiren kararlar objektif olmaktan çıktı.

Ancak, buna rağmen hukuki alanın güçlenmesi halkın adil ve objektif yargılanmasına imkân sağlamış oldu. Yargının hızla siyasallaşmasına rağmen halkın yargıya güveni devam etti.

1980 İhtilalinden sonra ise işler adım adım tersine dönmeye başladı.

FETÖ’nun sisteme yerleşmesi ve ilk olarak yargıyı ele geçirmesiyle birlikte yargı kararları toplumun tümü için objektif olmaktan çıkar hale geldi. Yargıda niteliksiz kadroculuk yayıldı. Buna tedbir koyma adına yapılan karşı kadroculuklar da niteliksizliği iyice yaygınlaştırdı.

Geldiğimiz noktada artık yargıya güven yerlerde sürünüyor. Bunca yargı reformuna rağmen kimsenin yargıya güveni yok. Reformlar adeta yargıyı suçlular karşısında etkisiz hale getiriyor, zayıfı daha güçsüzleştiriyor. Hakimler, çoğunlukla kararlarda hukukiliği dikkate alma yerine, güç dengesine ve kişisel geleceğine uygun kararlar veriyor.

Sadece benim/kurumumum hukuk adına karşı karşıya kaldığımız durumlar dahi bu çürümüşlüğün derecesini anlamaya fazlasıyla yeter.!

Yargıyı bu niteliksiz, hukuktan uzak halden kurtarmadan hiçbir şeyin istenildiği seviyeye gelmesi mümkün değil.

Bugün, düne göre toplum çok fazla şeye kavuşmuş durumda ancak huzurdan, güven ortamından hızla uzaklaşılıyor, bu yönde sorunlar artıyorsa inanın bunda adalet düzenin olumsuz etkisi son derece fazla..

Yargının güçlü ve bağımsız olmasını sağlayamazsak ülkemize, kendimize yazık ederiz…

Adnan ONAY

HABER BİLGİLERİ
Bu haber 15 Şubat 2022, 19:41 tarihinde Köşe Yazarları, Küçük Manşetler, Manşet, Yazar 2 kategorisinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Haber 18 Kez Okunmuş..
PAYLAŞ
facebook Twitter Frienfeed Twitter Google
ETİKETLER
YORUM YAZIN
Benzer Haberler
MbTasarıM
MUHLAMA KARADENİZ MUTFAĞI
Yazarlarımız
KARADENİZ VİRA FACEBOOK
Resim Galerisi
PUAN DURUMU