Asıl sorulması gereken bu!

İstanbul sözleşmesi parmağın kendisi ama işaret ettiği yer neresi?

Asıl sorulması gereken bu!

Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ya da bilinen adıyla İstanbul Sözleşmesi, 45 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanan, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önleme ve bununla mücadelede temel standartları ve devletlerin bu konudaki yükümlülüklerini belirleyen Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan uluslararası insan hakları sözleşmesidir.

Sözleşme, Avrupa Konseyi tarafından desteklenmektedir ve taraf devletleri hukukî olarak bağlar. Sözleşmenin beş temel ilkesi; kadına yönelik her türlü şiddetin ve ev içi şiddetin önlenmesi, şiddet mağdurlarının korunması, suçların kovuşturulması, suçluların cezalandırılması ve kadına karşı şiddet ile mücadele alanında bütüncül, eş güdümlü ve etkili işbirliği içeren politikaların hayata geçirilmesidir. Kadına karşı şiddeti bir insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olarak tanımlayan, bağlayıcı nitelikte ilk uluslararası düzenlemedir. Tarafların sözleşme kapsamında vermiş oldukları taahhütler, bağımsız uzmanlar grubu GREVIO tarafından izlenmektedir.

Ülkemizde birçok kişi söz konusu sözleşmeyi yanlış okudu. Hatırlayın, ekranlarda yaşlı bir insan çocuklarına sözlü şiddet uyguladığı için kolluk kuvvetine başvuran çocukları tarafından, evden uzaklaştırma cezası almıştı. Türkiye’nin ilk LGBT evliliği ( kanuni bir geçerliliği olmadan ) ekranlarda boy gösterirken toplumsal algı faturayı İstanbul sözleşmesine kesmişti. Hatta o düğün törenindeki mutlu insanlar bizleri daha fazla tedirgin etmişti. Bu durumu bazılarımız normalleşme olarak kanıksamıştık. Ve gelecekle ilgili bazı kaygılar taşıdık. Birkaç tane kadının kurduğu komplo teorileriyle ve bir takım iddialarla hoşlanmadıkları erkekler toplumun içinden damgalanarak polis eşliğinde karakola aldırılmıştı. Yine bazı kadınlar her ailede olabilecek küçük tartışmaları kolluğa bildirerek kocalarına karşı bazı yaptırımlara neden olabilmişti. En önemli problemlerden biri de ‘kadın iffetini ortaya atmaz’ bakış açısına dayanarak bir kadının erkeğin kendisine tacizde bulunduğu iddiasında bulunmasıyla herhangi bir kanıt aranmadan erkeğin ceza alması durumudur.  Peki, bahsettiğimiz vakalar gerçekten İstanbul sözleşmesinin kriterleri arasında var mı? Bunu anlamak çok zor olmasa gerek. Çünkü metin zaten ortada, zahmet buyurmayın ben ifade edeyim, bunların teorik olarak hiçbiri sözleşmede yok. Peki, neden böyle bir algı var? Bunun bir nedeni toplumun kendi zannı, bir diğeri de sözleşmeden sonra bazı hakimlerin bu tür kararlar vermesidir. Her ne kadar hakimler kararlarına referans olarak İstanbul sözleşmesini göstermese de bu algı toplum tarafından böyle kodlanmıştır. Hatta LGBT örgütlerinin İstanbul sözleşmesinden sonra çok fazla ortada boy göstermesi neticesinde sözleşmenin ilgili durumu normalleştiren ve kabul eden bir yapıda olduğuyla ilgili toplumun önemli bir kısmında kanı oluşmuştur.

İstanbul sözleşmesinin ülkenin yapısına uygun bir şekilde icra edilmesi tavsiyesi sözleşmenin muhtevasında vardır. Buna rağmen uygulamada sözleşmenin temel ilkelerinden kopan bazı kadınların ve bir takım odakların keyfine uygun olacak şekilde kararların alındığını çevremizdeki olayları gözlemlediğimizde anladık. Sözleşme bir toplum mühendisliği çalışması çerçevesinde hazırlanmadığı gibi halka da iyi anlatılamadı.

Aynı toplum mühendisliği açısından düşünürsek yine anlatılamadan kaldırıldı. Neticede uygulandığında da kaldırıldığında da tartışılıyor. Peki, hukukçular, psikologlar, sosyologlar, sosyal hizmetçiler vb. meslek gruplarına danışılsaydı ve hazırlanılsaydı, sonuç ne olurdu? Belki de kimse kendi yaptığı olumsuz eyleme İstanbul söyleşmesini referans tutamazdı veya İstanbul sözleşmesinin ortaya koyduğu defacto durum olmazdı. Ne yazık ki yine ardımıza bıraktığımız bir olayı tekraren gündeme almış olduk.

 

Siyasetin iyi niyetle Ankara mutabakatını hazırlama kararı aldığını kulislerde duyduk. Buradan şunu okumak lazım, birilerinin iddiası gibi siyasi iktidarın kadın problemi yoktur. Hatta güçlü bir kadın tabanına sahip siyasi iktidar böyle bir adımı asla ve kat’a atmaz. Muhalefet cephesinin de aynı şekilde muhalefetin genel vizyonuna kadın düşmanlığının olduğunu ya da kadın haklarını olumsuz etkileyebilecek bir sürecin içinde olmayacakları kanısındayım. Buradaki sorun bu sürecin politize olması ve kaş yaparken göz çıkarması durumudur.

Tek başına sözleşmenin bu travmaya neden olduğunu söylemekte kısmen haklılık payı olsa da fazla abartılı bir söylem olacaktır. Toplumu inşa etmek istiyorsak Türk ceza kanunları gerektiği gibi dizayn edilip uygulanırsa ve eğitim sistemimizin içine doğru dokunuşlar yapıldığında daha iyi sonuçlar alacağımız aşikârdır. Şiddet kavramını kadına özgü tartışmak da başka bir yanlışın kendisidir. Fiziksel şiddet dışında da başka şiddetlerin olduğunu düşünürsek şiddeti tüm canlıları kapsayacak şekilde ele almalıyız. Şahsen başta insana ve canlıya olmak üzere sinik bir tavırla kurumların şahsına ve içerisindeki eşyalara bile şiddet uygulama davranışı gösterenlere yapılacak en güzel düzenleme cezaların artırılması ve kat’i bir dille uygulanmasıdır.

Başta da söylediğim gibi bu müdahale de tek başına yeterli olmayacaktır. Ailenin çocuklara kaşı eğitimi ne yazık ki ülkemizde ciddi sorunlara gebe durumdadır. Ayrıca eğitim sistemimizde de bu durum doğru kodlarla işlenemedi. İstanbul sözleşmesine atıfta bulunan herhangi bir ceza ve uygulama olamamasına rağmen özellikle kadın hakimlerin kararlarını uygularken hemcinslik refleksi gösterdikleriyle ilgili bazı açıklamalar duyabilmekteyiz. Eğer böyle bir durum gerçekten söz konusuysa içler acısı bir durum olur. Hukuk, her temsilcisi tarafından aynı anlaşılmalı ve uygulanmalıdır. İşte İstanbul sözleşmesi akılları bu noktada karıştırmaktadır.

Sosyal psikolojimizin çıktısı olarak İstanbul sözleşmesini bir kere sorumlu tuttuk. Ve sorumlu tutulmasına haklı nedenleri de olduğunu en azından ben düşünmekteyim. Eğer boşluk bırakırsan birileri kendi inandıkları değerleri veya yaşam biçimini bu boşluklara doldurur. İstanbul sözleşmesi bu açılımı yeterince yapabildi mi tartışılması gerekir. Bizim medeniyetimiz güçlü olduğu gibi merhameti, şefkati ve ahlâkı ilke edinmiş bir töre yapısına sahiptir. İnanıyorum ki iyi bir hazırlıkla çok daha iyisini yapabiliriz.

Sözleşmede, LGBT ile ilgili bir yerde geçen ifade var ve burada ilgili durumun önünü açan bir husus da söz konusu değil, sadece böyle birine bile şiddet uygulanmaması tespiti yapılmaktadır. Peki, neden insanları böyle kategorize etti bu sözleşme? Arkada bu kimliği tanımak veya insanların algı alanına sokmak gibi bir durum oldu mu? Burada bence uzmanların konuşması gerekir. Ama toplum bunu böyle anlamadı. Üçüncü cinse alan açan bir dünya gerçeği ile karşı karşıyayız. Bunun sonucunda aile kavramı tüm dünyada yeniden şekillendiği gibi benzer bir senaryo da ülkemizi orta vadede bekleyebilir. Toplumun bu koruma refleksi haklı unsurları taşımaktadır. Fakat aynı toplumun kadına karşı saygı konusunda da benzer bir incelik göstermesi gerekmektedir. Bunu hukuk ve eğitimle başarabiliriz. Bizim inancımız insan inşasında sevgi dilini zorunlu kılmaktadır. Hiç kimse İslam inancını kadına şiddetin paydaşı yapamaz, bunu yapan kimse densizdir ve art niyetlidir. Şu anki sorunumuz erkek konforundan kadın konforuna evirilen süreçtir. Konforun cinsi olmaz, sadece cinslerin hakları olur. Cinslerin yaşam alanını da diğer cinsten ziyade yaradılış kodları, inançlar, toplumsal tecrübe ve cinsin kendisi belirlemelidir. Burada cins hangisine öncelik vereceğini kendisi belirleme hakkına sahiptir.

Batı’da genellikle kadın haklarıyla birlikte işlenen eşcinsellik konusu ülkemiz gibi aile kavramının tam anlamıyla yozlaşmadığı ülkelerde el birliğiyle işletilmek gayesi taşımaktadır. Özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlığı, internetin önü alınamaz yapısı ve film ve reklamların içerik katkısıyla birlikte topluma angaje edilmeye çalışılan bir senaryo söz konusudur.

Topluma enjekte edilen bu virüs tabii olarak toplumun koruma refleksiyle karşılaşmaktadır. Tam da bu çerçevede İstanbul sözleşmesine karşı toplum tarafından bir direnç söz konusu oldu. Burada kadınların haklarını gasp etmek veya verilen hakları deforme etmek gibi bir gaye toplum tarafından kabul edilemez bir durumdur. Bazı kadınların suistimali ve erkeğe yapılan itibar suikastı yeni bir problem yarattığından sosyolojimizin daha kolay kabul edeceği ve anlayabileceği unsurlara yer veren bir hukuki düzenleme gereği toplum tarafından ortaya koyulmuştur.

Bu noktada İstanbul sözleşmesi bir toplumsal mutabakat görüntüsü vermedi. Zaten paydaş ülkelerin de bir kısmı sözleşmeyi motomot kabul edip pratize etmedi. Haliyle ülkemizde de tabandan bir takım serzenişler yükseldi. Siyasi iktidar da bu sese kulak verdi. Bence asıl sorun bundan sonra izlenecek yol. İşte siyasi iktidar ve meclisteki diğer partilerin hep beraber ortaya koyacağı temel düstur canlı, cansız her şeye şiddetin önünü kapatan düzenlemeler yapabilmesidir.

Caydırıcılığı üst düzey olan yasaların acilen çıkartılması gerekir. Örneğin tecavüzün cezası ömür boyu hapis veya cinsel isteğinden kişiyi mahrum bırakma olmalıdır. İnsanı yaşamdan alıkoymanın cezası, yapan kişinin yaşam alanı bulamaması olmalıdır. İdam ve ömür boyu hapis seçeneği insan hayatına kast etmenin hukuki karşılığıdır. Çocuklara yapılan her türlü olumsuz eylemin ise cezai karşılığı misliyle katlanması şeklinde olmalıdır. Aftan kesinlikle yararlanamayan ve hücrede hayatını tamamlayarak ölümü bekleyen suçlu bir nebze bu suçların bedelini ödemiş olabilir. Tabii bu bedel yeterli mi sorusu acı çeken kişiye ve aileye sorulursa eminim yine de yetersiz olacaktır. Hiçbir ceza bu acıları hafifletemez. Uygun cezaların neler olduğu uzmanlar tarafından varyasyonlarıyla tartışılabilir.  Bu çerçeveden yola çıkarak suç oluşumunu engelleyecek bir düzenleme yapmalıyız. Çocuk esirgeme kurumları, bakım evleri tarafsız yapılarca denetlenmeli, ilköğretimde ve ergen dönemde çocuk ve genç psikolojisine hitap eden dersler ve eğitimler müfredata konulmalı, sorun yaşayan ailelere devlet tarafından yardımcı veli uygulaması veya ebeveyn destek uygulamaları geliştirilmelidir.

Suça eğilimli çocuk yaşta onca kişi gelecekte bir aile formunun içinde düşünüldüğünde şiddetin önünü kesemeyiz. Ecdadımızdan ve inançlarımızdan beslenen çocuklarımızı çağın sosyal zekasıyla bezeyerek yetiştirdiğimiz taktirde suç oranlarında azalma olacaktır. Kadın haklarına gelince bu hakların icra edilmesi erkeğe karşı itibar suikastı yapılarak sağlanamaz. Aksine toplumu daha fazla ayrıştırıp aile kurumunu sarsmaktadır.

Yapılması gereken erkeğin kendi konforundan feragat etmesi olduğu gibi kadının da şikâyetçi olduğu şeylere kendisinin talip olmamasıdır. Özellikle çalışan kadınların ev hayatında yaşamış oldukları sorunlara erkeklerin çok daha yapıcı katkılar sağlaması gerekmektedir. Fakat bu dengeyi eşitlik tezi üzerinden yapmaya çalışmak insan ırkının gerçeğine uymamaktadır. Toplumun cinsiyet konusuyla ilgili tecrübesini topyekûn yok saymamalıyız. Binlerce yılda oluşan bu tecrübenin içinde müthiş tespitler vardır. Sadece bu tecrübeyi güncellemek gerekmektedir. İçerisinde olan bazı olumsuzluklar ve çağımıza uygun olmayan hususların hayatımızdan çıkartılması yeterli olacaktır.

Adalet ve ahlâk bize doğru çözümü sunacaktır.  Esasen bunu yapabilirsek bir sözleşmeye de ihtiyaç yoktur. Ama kanaat önderleri ve uzmanların birlikte dokunduğu bir çalışma kadınımıza gerekli saygı ve hakkı verebileceği gibi erkeklerimizi de ıskalamayacaktır. İki cinsin yaşatılarak aile kurulabileceğini dünya tecrübe etmişken ayrıştırmadan uzak durmalıyız. Batı’nın kurtuluş reçetesi kendi toplumunun dinamikleri açısından kabul edilebilir ama bu dinamikler bizim kodlarımıza uymayacaktır. Kendi yapımıza uygun bir kadın-erkek hakkı ve aile hukuku inşa etmek büyük bir medeniyetin çocukları olarak bizler için imkânsız olmayacaktır.

İstanbul sözleşmesinden aldığımız katkıları geliştirerek sorunlu olan ya da toplum tarafından bir türlü anlaşılamayan kısmı ile ilgili de uzmanlarca yapılan bir tahlil ve düzenleme, ülkemizin dokusuna uyum sağlayacaktır. Aile kavramımız ayakta kaldığı sürece devletimiz de ayakta kalacaktır. Kendi kodlarımızı koruyarak ailemizi modern bir çizgiye taşıyabiliriz. Trans cins, üçüncü cins veya eşcinsellik diye kendi algoritmamızda olmayan ama varlık noktasında bir karşılığı olan bu ifadelerin kimlikleşmesine katkı sağlamak doğru değildir. Fakat onların da şiddete uğramaması noktasında bir devletin hukuk sisteminin aksiyoner tavrının olması gerekmektedir.

Samimi olmak gerekirse toplumun İstanbul sözleşmesine karşı göstermiş olduğu direncin kat kat fazlasını medyada maruz kaldığımız bu tür içeriklere de yapması gerekmektedir. Yetişen nesli medyaya karşı daha bilinçli hale getirmeliyiz. Retorik, ikna ve iletişim yöntemleri, propaganda, sübliminal mesajlar, bugün medyanın toplum mühendisliği açısından kullandığı teknikler… Çocuklarımızı bu konuyla ilgili de korumak ebeveynin asli görevidir.

İnsanlık aile kurumu üzerinden devamını sağlayabilmektedir. Kurumun yozlaşması önce toplumu, sonra ülkeleri, en sonunda da insanlığı yok edecektir. Aile formu yüzyıllarca denenmiş bir tecrübenin üzerinden bugüne kadar gelmiştir. Sekülerizmin suni müdahaleleri özellikle Batı’da denendi ama aile adına herhangi bir olumlu şeye katkı sağlayamadı. Batı’da evlilik sayısı daha düşük olduğu gibi, kısa süreli evlilikler haliyle de boşanma daha fazladır. Ayrıca çocuk sayısı her geçen gün daha da düşmektedir. Batı kendi varlığını devam ettirmek noktasında kaygı yaşarken, bizim gibi ülkelere kendi başarışız deneyimlerini yaşatma noktasındaki baskısı kabul edilebilir bir durum değildir.

Batı’nın üstümüze biçtiği gömlek toplumumuzun gövdesine uyum sağlamadığı için birçok yerden sorun yaşatmaktadır. Bu sorunları ancak kendi toprağımızın öyküsünde çözebiliriz. Tabii evrensel bilgiyi de yok saymayarak.

HABER BİLGİLERİ
Bu haber 23 Mart 2021, 13:59 tarihinde Köşe Yazarları, Küçük Manşetler, Manşet, Yazar 15 kategorisinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Haber 337 Kez Okunmuş..
PAYLAŞ
facebook Twitter Frienfeed Twitter Google
ETİKETLER
YORUM YAZIN
Benzer Haberler
MbTasarıM
MUHLAMA KARADENİZ MUTFAĞI
Yazarlarımız
KARADENİZ VİRA FACEBOOK
Resim Galerisi
PUAN DURUMU